Edebali Hazretleri'nin Osman Gazi'ye vasiyeti
Ey oğul! Beysin...
Bundan sonra öfke bize, uysallık sana...
Güceniklik bize, gönül almak sana...
Suçlamak bize, katlanmak sana...
Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana...
Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana...
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana...
Ey oğul! Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana...
Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...
Ey oğul! Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz...
Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.
Ey oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kula bağlı.
Allah (c.c.) yardımcın olsun.
Eksiklik
Çogu insan eksik düsündügü yönlerini göstermek istemez. Eksikliklerini herkesten saklamanin
daha büyük bir eksiklik oldugunu anlamaz. Asagidaki
hikayeyi okudugunuzda bir eksikligin üstünlüge nasil dönüstügünü göreceksiniz.
9 yasindaki bir Japon çocugun en büyük hayali günün birinde çok iyi bir judocu olmaktir. Fakat
talihsiz bir trafik kazasi sonucu sol kolunu tamamiyla kaybeder. Hem çocuk hem de ailesi yikilir.
Ailesi sirf çocuk oyalansin diye, Japonlarin en ünlü hocalarindan birini tutarlar. Hoca kollari
sivar, çocuga tek kolla yapabilecegi yegane firlatma hareketini ögretir. Gece gündüz çocukla beraber
bu hareketi çalisirlar. Bir müddet sonra çocuk hareketi gayet iyi ve hizli bir sekilde yapmaya baslar,
fakat hocasi Çocuga her gün saatler boyu ayni hareketi adeta ezberletir. Çocuk bu hareketten sikilir
ve yeni hareketler ögrenmek istedikçe hocasi bu hareketi dünyada en hizli sen yapana dek çalismasini
ve baska hareket ögretmeyecegini söyler. Bir müddet sonra çocuk bu hareketi yildirim hiziyla yapmaya
alisir. Bunun üzerine hoca çocuga artik bir turnuvaya katilma zamaninin geldigini söyler. Olacak sey
degildir. Tek kollu bir judocu tek hareketle turnuvaya katilacak. Çocuk itiraz ettikçe hocasi "Evlat;
sen ögrendigin hareketi yap,gerisini merak etme" diye ögütte bulunur. 1. tur 2. tur derken çocuk turlari
gayet rahat geçer. En nihayet finale gelir. Tek hareket bilgisi ile finale kadar gelen çocugun finaldeki
rakibi bölgenin en iyi judocusudur. Çocuk dev cüsseli rakibini görünce korkar. Hocasi yine sakindir,
"evlat sen bu harekette dünyada teksin, kendi oyununu yap yeter" der. Çocuk rakibine kendi hareketini
simsek hiziyla uygular, rakip kalktikça ayni hareketi yineler. Inanilir gibi degildir, çocuk tek kolla
tek hareket sayesinde sampiyon olmustur.
Çocuk dayanamaz ve hocasina sorar "hocam inanamiyorum,ben nasil sampiyon oldum?" der. Hocasi yine
sakin bir ifade ile söyle cevaplar, "Bu zaferin iki sirri var oglum. Birincisi judonun en güç
hareketlerinden birini çok iyi yapabilmendir. Ikincisi bu harekete karsi tek bir savunma vardir.
O da hareketi yapanin sol kolunu tutmak!....
Farklilik
Dünyanin bütün renkleri birgün bir araya toplanmislar ve hangi rengin en önemli, en
özel oldugunu tartismaya baslamislar;
YESIL demis ki:
"Elbette en önemli renk benim... ben hayatin ve umudun rengiyim. Çimenler, agaçlar,
yapraklar için seçilmisim... Söyle bir yeryüzüne bakin, her taraf benim rengimle kapli...!
MAVI hemen atilmis:
"Sen sadece yeryüzünün rengisin, ya ben?...Ben hem gökyüzünün hem denizin rengiyim.
Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir ve huzur olmadan siz hiçbir ise yaramazsiniz"
SARI söz almis:
"Siz dalga mi geçiyorsunuz?... Ben bu dünyaya sicaklik veren rengim... günesin rengiyim..
. ben olmazsam soguktan donarsiniz hepiniz"
TURUNCU onun sözünü kesmis: "Ya ben?... Ben saglik ve direncin rengiyim... insan
yasami için gerekli vitaminler hep benim rengimde bulunur... Portakali, havucu düsünün.
Ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim ama günes dogarken ve batarken gökyüzüne
o güle rengi veren de benim unutmayin"
KIRMIZI daha fazla dayanamamis:
"Ben hepinizden üstünüm!!! Ben kan rengiyim!! Kan olmadan hayat olur mu!!
Ben tehlike ve cesaretin rengiyim!!! Savasin ve atesin rengiyim!! Askin ve tutkunun rengiyim!!!
Bensiz bu dünya bombos olurdu!!!"
MOR ayaga kalkmis: "Hepinizden üstün benim... ben asalet ve gücün rengiyim.
Bütün krallar, liderler beni seçmislerdir... Ben otorite ve bilgeligin rengiyim,
insanlar beni sorgulamaz... dinler ve itaat ederler"
....Ve bütün renkler hep bir agizdan kavgaya tutusmuslar... Her biri digerini itip kakiyor;
"En büyük benim" diyormus...
Derken bir anda simsekler çakmis ve yagmur damlaciklari gökten düsmeye baslamis...
Bütün renkler neye ugradiklarini sasirmis, korkuyla birbirlerine sarilmislar...
Ve YAGMUR’un sesi duyulmus...
"Sizi aptal renkler... Bu kavganizin anlami ne?... Bu üstünlük çabaniz neden?...
Siz bilmiyor musunuz ki her biriniz farkli bir görev için yaratildiniz, birbirinizden
farklisiniz ve her biriniz kendinize özelsiniz... Simdi elele tutusun ve bana gelin"
Renkler bunun üzerine kendilerinden çok utanmislar... Elele tutusup birlikte
gökyüzüne havalanmislar ve bir yay seklini almislar... Yagmur onlara;
"Bundan böyle..." demis.... "Her yagmur yagdiginda siz birlesip bir renk cümbüsü
halinde gökyüzünden yeryüzüne uzanacaksiniz, ve insanlar sizi gördükçe huzur duyacaklar,
güç bulacaklar... insanlara yarinlar için umut olacaksiniz...Gökyüzünü bir kusak gibi
saracaksiniz ve size GÖKKUSAGI diyecekler... Anlastik mi?.."
Bu yüzden ne zaman dünyamiz yagmurla yikansa, ardindan
gökyüzünde GÖKKUSAGI belirir...
Biz de gökkusagindaki o renkler gibi birbirimizden farkliyiz, ve hepimiz özeliz...
Bunu bilerek etrafimizla uyum içinde yasamaliyiz.
FEDAKARLIN BOYLESİ
Bebeğimi görebilir miyim" dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundagi açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu... Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüsü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlasıldı. Aradan yillar geçti, çocuk büyüdü ve okula basladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu... Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak "Büyük bir çocuk bana ucube dedi..." Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir ögrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona "Genç insanların arasına karışmalısın" diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu. Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü; "Hiçbir şey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yil geçti bir gün babası "Hastaneye gidiyorsun oglum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi. Operasyon çok basarili geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatinda büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçti, bir gün babasına gidip sordu: Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım..." Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası, "fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz degil..." Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açıga çıkma zamanı geldi... Hayatının en karanlik günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavasça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası "..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?" Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir... Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!"
Firinda Ölümü Bekleyis
Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasinda çalisan bir isçiydi. Isine çok dikkat eder,
vazifesini ihmal etmemeye çalisir, kazancinin helal olmasini isterdi. Fabrikayi hemen her aksam
en geç o terk eder.Belediyenin ekmegi biraz daha ucuz oldugu için halk çok ragbet ediyordu. Kocaman
firinin içini ara sira temizlemek ihtiyaci hasil olur, onu da genellikle HIKMET yapardi.
Ramazan bayramin son günüydü. Ertesi gün ekmek çikarilacakti. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya
gitti. Içeriye girip dis kapiyi kilitledi. Isiklari yakti ve firinin kapagini açip içerisine girdi.
Gerekli temizligi yaptiktan sonra evine gidecekti.Sabaha karsi dörde dogru gelen isçiler de, gelir
gelmez elektrikle çalisan firinin dügmelerini açacak, onlar hamuru yogurup ekmekleri hazir edene kadar
da firin güzelce isinmis olacakti.
Hikmet temizlige dalip gitmisti. Bir taraftan da kendi yakistirdigi seyleri mirildaniyordu.Tam o
saatlerde firinin genç ustalarindan olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmis olan beyaz önlügünü almak
için ugramisti. O aksam yikattirip, ertesi gün temiz temiz giymeyi düsünüyordu.Dis kapiyi açtiginda
sasirdi. "Hayret,içerdeki elektrikler açik unutulmus" diye mirildandi.Gidip önlü günü aldi. Firinin
önünden geçerken açik duran firin kapagini eliyle söyle bir itekledi.Çikarken isiklari söndürmeyi de
ihmal etmedi.
Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen firinin kapagina kostu. Fakat heyhat, kapak üzerine
kilitlenmisti. Var gücüyle bagirmaya basladi. Firinin kapagini yumrukladi. Çirpinmasi fayda
vermiyor, sesini kimseye duyurmasi mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehsete kapilmisti.
Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcik sakinlesince saatine bakti. Saat 23.05'i gösteriyordu.
Yaklasik bes saati kalmisti. Bir anda ölümle burun buruna gelmisti. önce terledigini hissedecek,
sonra bunalacak, sicaklik yavas yavas sürekli artacak , artacak, artacak; vücudundaki yaglar erimeye
baslayacak, etler kizaracak ve daha bütün bunlar olmaya baslamadan belki de o kalpten gidecekti.
Belkide çildiracakti. Çilgin çilgin gülecekti...
Ah,o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düsüncenin kezzap gibi yakiciligindan kurtulacakti.Firindan
yeni çikan ekmekleri eline alinca parmaklarinda duydugu yanik acisi aklina geldi. Sadece o kadari...
Yanigin ilk safhasi bile degildi ama hemen elinden birakirdi. Simdi ekmekler gibi kendisi pisecekti.
Bir kaç gün önceydi. Isçiler acikmislar,küçük tüpün üstünde yemek pisirmislerdi. Bir aralik tüpün
kizgin demirine degmisti eli... Hemen nasil da kabarmis, su toplamis, sizladikça sizlamisti. Sadece
iki parmagin acisina dayanamamis, soguk suyun içinde tutmustu. Ya simdi?.. Yanan iki parmak ucu
degil,bütün vücudu olacakti. Gözlerinin önünde filimlerde yanan adamlar canlandi.Kendi hali daha da
zordu. Bir anda yanmak degildi ki bu... Adim adim, hissede hissede ... Terleye çildira, dövüne
dövüne...Içerisinin isindigini hissetti. Kapiyi kapatan her kimse firinida yakmis miydi yoksa?..
Bu hararet böyle sürekli niçin artiyordu?..Aman Allah'im! Beklenen an çabuk gelmisti. Saatine bakti.
Saat gecenin 1.00'i olmustu. Nasil geçmisti iki saat? Zaman su gibi akmisti. Bir ömür gibi... Ömürleri
yanmak vaktini meyve veren insanlar gibi.. Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canim...
Korkusundan firinin yanmaya basladigini zannetmisti. Demirler soguktu iste... Biraz sakinlesti.Evini
düsündü. Hanimi, oglu merak ediyor olmaliydi.Hanimini niçin azarlamisti sanki çikarken?.. Hayat
arkadasina karsi daha nazik, daha hürmetli olmali degil miydi? Ya çocugunu... Keske dövmemis olsaydi
onu...Onlardan da mes'ul oldugu için onlarin hesabini da verecekti Allah'a... Keske haniminin dedigini
yapsaydi. Hanimi ona: "Haydi, birlikte namaza basliyalim" demisti. Hikmet ise: "Biraz daha yaslanalim"
diye cevap vermisti. Sanki sonrasinda bütün bir ömrün hesabini vermeyecek, sadece ihtiyarligin
hesabini verecekti.Niçin sanki firina gelirken camiye girmemisti? Müezzin gönlünün derinliklerinden
geldigi belli olan sesiyle yatsi namazina davet etmis, Allah'in büyüklügünü, kurtulusun o'nun yolunda
oldugunu haykirmisti. Hiç degil se ölmeden evvel son vakit namazini kilmis olacakti. Belki Rabbi
o son vakit hürmetine affeder,digerlerinin hesabini sormazdi. "Ah ahmak kafam" diye inledi. Halbuki
bes vakit namaz kilan bir insanin hali ne güzeldi. Kildigi bir vakit muhakkak onun son eda ettigi vakit
olacakti ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alinla çikmayacakti.Öyle olmayi ne kadar isterdi.Ya oglu...
Yedi yasina girmisti. Bir baba olarak onun üstüne basina, yiyip içtigine dikkat ettigi kadar, kalbine
niçin dikkat etmemisti? Daha o yasta her tip pisligin televizyon ekranlarindan üstüne siçramasina nasil
da razi olmustu? Çocuguna Allah'ini,peygamberini niçin sevdirmemisti?Akli çocukluguna gitti...
Gençligine ugradi, tek tek dolasti o günleri... O günlerden elinde sadece pismanlik veren, utandiran
günahlar kalmisti. En ince teferruatina kadar bütün günahlari aklina geldi. Demek bütün bu tespit
edilen seylerin hesabini verecekti. Aklina bir fikir geldi, 'firinin içinde teyemmüm edip namaz kilmak.'
Toprak yoktu ki... Ellerini firinin içinde yere vurarak teyemmüm aldi. Namaza durdu. Her seyin bitip
tükendigi noktada baska kime dayanabilirdi ki?Aslinda her namazda öyle hissetmeliydi.
Kendisini hayatida ilk defa Rabbiyle konusuyor gibi hissetti . Alemlerin Rabbi'ne hamdetmeyi,
O'na dayanmayi, O'ndan yardim dilemeyi, dosdogru olmayi ilk defa böylesine anliyordu. Bütün benligiyle
secde etti."Eksiksiz,yüce, merhametli Sensin" acizligini iliklerine kadar duyarak...Rabbinden gelmisti
ve O'na dönüyordu. Ah, dönüsün ona oldugunu hiç unutmamis olsaydi .Yoruldukça oturup tövbe etti.
Estagfurullah çekti.Nasil da daracik yerde sikisip kalmisti.Firinda oldugunu hatirladikça vücudunu
atesler basiyordu........
Cengiz ise evine gidip yatmisti. Gece bir aralik yataktan siçrayarak uyandi. Saatine bakti. Saat
3.15'ti. Bir rüya görmüstü. Arkadasi Hikmet firinin içinde alev alev yaniyor, "Cengiz!"diye bas
basbagiriyordu. Nasil bir rüyaydi bu böyle...Birden aklina geldi. Olamaz! Firinin kapagini Hikmet'in
üzerine mi kapatmisti yoksa? Hemen üzerini giyip sokaga firladi. Hiç durmadan kostu. Gece isçileri
henüz gelmemislerdi. Kapiyi açti, isiklari yakti.Hemen firinin kapagini açip içeriye seslendi:"Hikmet!"
Içerden hiç ses gelmiyordu. Bir kaç defa daha bagirdi.Hikmet, aglaya aglaya namaz kiliyordu. Öyle
dalmistiki, isminin söylendigini duyunca irkildi. Olamazdi, yanlis duyuyor, hayal görüyordu. Fakat,
yine duydu.Birisi 'Hikmet' diyordu. Hem firinin isigida yanmisti.Selam verdikten sonra kapaga dogru
yürüdü. Karsisinda Cengiz 'i gördü. Firindan çikti. Cengiz, bir anda hortlak görmüscesine irkildi.
Korkuyla:"Kimsin sen?" dedi. Hikmet' in Cengiz 'e sarilmak için uzanan kollari bos kalmisti. Hikmet
hala agliyordu. "Ne demek sen kimsin? Hikmet' im iste, görmüyor musun?Dün aksam temizlemek için
girmistim. Birisi üzerime firinin kapagini kapatti" dedi. -"Olamaz" diyordu Cengiz. "Sen Hikmet degilsin."
Hikmet ilk önceleri Cengiz' in bu hareketine bir mana veremedi. Nasil olur böyle söyler, nasil
olur da mesai arkadasini taniyamazdi? Birden aklinda bir simsek çakti. Hemen aynaya dogru kosup
kendine bakti. Hayir, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdi. Kirismis ellerini, solmus yüzüne,
bembeyaz olmus saçlarina götürdü. Bir gecede ihtiyarlamisti. Hiçkiriklarla sarsiliyordu. Bir daha
aynaya bakamadi. Kendisinden kendisi korkmustu. Yanmanin ne demek oldugunu bilseler kim bilir
bir gece de ne kadar insan ihtiyarliyacakti.Yarin denilecek kadar kisa bir süre sonra yanmak
ihtimali bu kadar hafife alinabilir miydi? Basi ellerinin arasinda kala kaldi. Ahirette sonsuz
yanmamak için, iman etmek ve günahlardan kaçmak gerekiyordu...