BİLMEMENİN RAHATLIĞINI DUYUN
Bir zamanlar yaşlı ve bilge bir adamın yaşadığı bir köy varmış.Köylüler ne zaman bir konuda çıkmaza girseler, kaygıya kapılsalar, bu adamın yanına koşarlar ve onun açıklamalarıyla tatmin olurlarmış.Bir gün köyün çiftcilerinden biri büyük bir telaş içinde bilge adama gelmiş. Bilge adam, bana yardım et. Konkunç birşey oldu.Öküzüm öldü, tarlamı sürecek başka hayvanım yok. Söyle bana, bundan daha kötü ber şey olabilirmi? Bilge adam cevap vermiş: OLABİLİR de OLMAYABİLİR de. Adam bir koşu köye dönmüş ve komşularına bilgenin aklını kaçırdığını söylemiş. Tabi ki, başına gelenden daha kötü bir şey olamazmış. Bilge adam bunu nasıl göremiyor diye düşünmüş Ne ki, ertesi gün çiftçi çiftliğinin yakınlarında başıboş gezen genç ve güçlü bir at görmüş. Adamın artık bel ağlayacağı öküzü olmadığı için, aklına bu atı yakalayıp ölen hayvanın yerine kullanmak gelmiş ve atı yakalamış. Ne sevinmiş o güne kadar tarla sürmek hiç bu kadar kolay ve keyifli olmamış. Yanıldığını söyleyip, özür dilemek için bilge adama gitmiş. Haklıymışsın bilge adam Öküzümü yitirmek olabilecek en kötü şey değilmiş. Tersine tanrının bir nimetiymiş eğer başıma bu gelmeseydi yeni atımı yakalamazdım. Sen de kabul edersin ki, bu da olabilecek en güzel şey. Bilge adam bir kez daha OLABİLİR de, OLMAYABİLİR de demiş. Eyvah diye düşünmüş çiftci bu adam gerçekten keçileri kaçırmış.Oysa, çiftçi yine olacaklardan habersizmiş. Birkaç gün sonra oğlu ata binerken düşmüş. Bacağı kırıldığı için artık tarlada babasına yardım edemeyecek duruma gelmiş. Açlıktan öleceğiniz diye hayıflanmış çiftci ve bir kez daha bilge adama koşmuş.Bu kez ona atı bulmanın olabilecek en güzel şey olmadığını nasıl bildin?diye sormuş. Bir kez daha haklı çıktın. Oğlum sakatlandı ve tarlada bana yardım edemez hale geldi. Bu kez artık bundan daha kötü bir şey olamayacağına eminim.Herhalde sen de kabul edersin. Ne varki bilge adam yine sakin bir ifadeyle çiftçinin yüzene bakmış ve onun üzüntüsünü paylaşan bir sesle OLABİLİR de OLMAYABİLİR de, demiş.Bilge adamın bu denli cahil oluşuna öfkelenen çiftçi hışımla tekrar köyüne dönmüş.Ertesi gün köye askerler gelmiş ve yeni patlayan savaş için ne kadar eli ayağı tutan erkek varsa götürmüşler. Köyde bıraktıkları tek genç adam çiftcinin oğluymuş.Böylece orduya alınanlar büyük ihtimalle ölecekken, oğlanın hayatı kurtulmuş.
Yaşanılan ömrün baharı kışı va
Bazen sıcak bir gülüş bazen gözde yaşı var
Gül vermeyi unutup, el vermeyen dostların,
Dar günlere düşünce, hep çatılan kaşı var.
İyi olan insanın kıymeti bilinmiyor
Dostlar kötü olsa da, kalplerden silinmiyor
Karanlık gecelerde bırakıpda gidenler
Gel diye çağırsada yanında gidilmiyor
Senden başka kimseye yenilmedim inanki
Senin gibi yürekten sevilmedim inanki
Her ahar geldiğinde her çiğdem açtığında
Sen olmazsan yanımda sevinmedim inanki
Mutluluk denen rüzgar bizi çoktan unutmuş
Deli gönlü yıllardır hep hasretler avutmuş
Şaka yaptı hep nisan, gönül verdiğim insan
Sevgi bahçelerimde çiğdemleri kurutmuş
BİR KALP VE...
Delikanlı alaca karanlıkta yürürken, yumuşak bir
şeye çarptığını fark
etti.
Eğildi baktı. Aman Allah ım!... Ayaklarının
arasında, yuvasından ustalıkla
sökülmüş bir kalp duruyordu. Tıpkı resimlerdeki gibi
diri ve kanlıydı. Onu
büyülenmişçesine avuçlarına aldığında, dehşetinden
çıldıracak oldu.
Kalp tıp tıp atıyordu. Ve sıcacıktı. Delikanlı,
sanki ellerine yapışıp bir
başka uzvu haline geliveren kalpten
kurtulmak istiyor, fakat ne olduğunu bilmediği,
kestiremediği duygular
tarafından engelleniyordu. Bir müddet sonra
sakinleştiğinde, onun sahibini
bulmak için en yakındaki evin kapısını çaldı ve
zincir aralığından bakan
genç kıza:
- Bu kalp sizin mi? diye sordu. Biraz önce buldum
onu.
Kız, mahcup bir ifadeyle;
- Ben kalbimi, üç ay önce rastladığım bir vefasıza
kaptırdım, dedi. Yandaki
eve sorun, onların olabilir.
Kızın gösterdiği ev, göz kamaştırıcı bir villaydı.
Kapıyı açan
hizmetkarlar, onu üst kata çıkartarak evin beyine
götürdüler.
Delikanlı, yumuşacık halıların üzerine damlayan
kanları ayağıyla örtmeye
çalışırken:
- Bu kalp sizin mi acaba? diye sordu. Hala atıyor
da...
Beyefendi, ışıl ışıl parıldayan kristal kadehinden
höpürtülü bir yudum
çekerek:
- Ben kalbimi dünyaya sattım, canikom, diye sırıttı.
Komşu evde bir meczup
var, o bilir sahibini.
Delikanlı, hızla soğumaya başlayan ve atışları
gittikçe yavaşlayan kalbi
bitişik kulübedeki ihtiyara koşturarak:
- Bu sizin mi? diye sordu. Çabuk olun, neredeyse
duracak.
Yaşlı adam, okumakta olduğu Kuran ı yavaşça
kapatırken:
- Ben kalbimi, her şeyimle Allah a verdim, evlad,
diye gülümsedi.
Elindekinin sahibini, neden gidip anne ve babana
sormuyorsun?
- Her ikisi de yaşlanıp bunadı, diye üfüldendi genç.
Bir bebek gibi alaka
görmek istediklerinden, üç gün önce kavga edip
onları terk etmiştim.
İhtiyar adam, büyük bir üzüntüyle:
- Terk ettin ha..! diye mırıldandı. Terk ettin
demek.
Delikanlı, söylenenlere karşı kayıtsız görünüyordu.
Oysa ki yaşlı adam,
beklediği cevabı çoktan almıştı.
Delikanlıya doğru emin adımlarla ilerledi ve iki
eliyle kavradığı gömleğini
bir hamlede yırtarak açıverdi. Delikanlının sol
göğsünde, avuçlarında
tuttuğu kalp büyüklüğünde kanlı
bir boşluk vardı.
BİR CANI ALMAK... ÇOK PAHALI BİR İKAZ...
Doktordu. Günleri hastanede geçiyordu. İki çocuğu ve karısı ile beraber mutlu bir hayatları vardı. Bütün gelirlerini ve giderlerin bu üç, bir de kendi dörtkişiye göre planlamıştı. Böyle planlı yaşamazlarsa bir gün ekonomik sıkıntı çekebilirlerdi.Çocuklarını ve karısını çok seviyordu. Karısı da iyi bir insandı. Hele hele bu iyilik ve güzelliği çocuklarına aşılamaya çalışması, onu bir kuyumcu kadar hassas yapmıştı. Bu böyle giderken,mutlulukları yolundayken bir gün içlerine sıkıntı ateşi düşürecek bir şey oldu. Üç dört aylık hamileydi karısı. Hiç beklenmedik bu haber karşısında ikisi de şoke olmuştu. Bütünplanları, hayatlarının programı altüst olacaktı böylelikle. Bu çocuğu istemiyorlardı. Hayatlarını bunalıma sokacak bu misafirin evlerine ayak basmaması her şeyden daha iyi olacaktı. Bir gece baş başa verdiler ve iyice konuyu derinlemesine konuştular aralarında. Ve karar verdiler onu aldırmaya.Evet ertesi gün gidecekler ve bu işten iyi anlayan bir doktor arkadaşıtarafından üç dört aylık misafirin hayatına son vereceklerdi. Bir sürü bahaneler ve sebepleri bir bir sıraladılar gece boyu birbirlerine. Ve bu işin bitmesi gerektiğine karar verdiler sabaha doğru. İçlerinde bir huzursuzluk olsa da; bu, hayatları boyunca çekecekleri huzursuzluktan daha büyük olamazdı. Evet o sabah beraberce çocuklarını evde yalnız bırakarak doktora gittiler. Onları yalnız bırakmalarının sebebi ise, çok çabuk döneceklerini tahmin ettiklerindendi. Doktor arkadaşı onlara randevu vermişti ve bu işi çok çabuk bitirebileceğini, hiç sıra beklemeyeceklerini söylemişti. Evde yalnız kalan çocukların büyük olanına iyice tembih etmişlerdi kavga falan yapmamaları için.Küçüğü zaten sözden anlayacak yaşta değildi. Evet onlar muayenehaneye ulaştıklarında iki kardeş de iyice oyuna dalmışladı. Hele hele bir de bu oyun büyüğün, babasının ameliyat aletlerini bulmasıyla hareketlenince daha da sevinmişlerdi. Günlerdir yalnız kalmayı özlüyordu zaten çocuk. Küçüğüyle beraber doktorculuk oynamayı, onu ameliyat etmeyi aklına koymuştu nice zaman önce. Ama bir fırsatını bulamamıştı. İşte bugün eline böyle bir fırsat geçmişti. Anne ve babaları dönmeden bu fırsatı değerlendirmeli ve ameliyatı bitirmeliydi. Hatta dikişi bile televizyonlarda gördüğü gibi tamamlamalıydı.Ama onun alnından terleri kim silecekti? Hiç hemşiresi yoktu bu işi yapacak. Olsun; kardeşi bu işi yapardı. Ara sıra alnındaki terleri o silebilirdi.Cerrahi oyunu başlamıştı. Kardeşini ameliyat olması gerektiğine iyice ikna etti ağabey. Sonra eline neşteri aldı. Bir sürü pamuk, tentürdiyot gibi malzemeleri de yanıbaşına koymuştu. Sargı bezi, merhemler hepsi vardı işte kutuda. Dikiş için ip ve iğne bulması gerekiyordu. Bunun için annesinin perdeye geçen gün iliştirdiği ipi takılmış iğneyi aldı ve onu da malzemelerin yanına koydu. Onlar bu işle meşgul iken anne ve baba muayenehanede çocuğu aldırmakla meşguldüler. Çocuk ilk bıçağı kardeşine vurduğu anda, doktor da ilk bıçağı vurmuştu cenine. Sanki aynı anda devam ediyordu ameliyat işi. Bir fark vardı aralarında. Biri biraz sonra iyileşecek umuduyla kalbi atan bir miniğin yaptığı ameliyattı. Diğeri bir daha hayata uyanamayacak ceninin karamsar tablosuydu. Fakat her ikisi de bir feryat odağında toplanıyordu bu işin. Çocuk bıçağı kardeşinin şah damarında gezdirdi. Ve birkaç darbe de oralara vurdu.'Buralarda mikrop olabilir' diyordu durmadan. Biraz sonra kardeşinin bütün vücudu kanrevan olmuştu. Yattığı yer kıpkırmızı bir renge boyanmıştı. Diğer tarafta kürtaj masasındaki annesinin içindeki istenmeyen bebek de ölümün kollarına ulaşmıştı. İki ölüm bir anda oldu. İki can bir anda çıktı. Ama bunu kimse bilmiyordu. Çocuk çok korktu kardeşinin durumundan. Onun çırpına çırpına can vermesi onu oldukça ürkütmüştü. Ama küçük olduğu için ölümün ne olduğunu bilmiyordu. Uyusun diye üzerine beyaz bir çarşaf örttü sonra da. Tıpkı televizyonlarda olduğu gibi. Anne ve baba eve dönmeye hazırlanırken çocuk da yaptığı hatayı biraz hissettiği için evden kaçıp saklanmayı kafasına koymuştu.Saklanmak için en emin yer evlerinin önüne devamlı park eden kamyonun altıydı.Orada kimse onu bulamazdı. Çünkü oldukça sakin bir yerdi bu kamyonun altı. Ara sıra burada arkadaşlarıyla saklanırlar ve ellerine geçirdikleri bir kediyle saatlerce oynarlardı. Bunu hatırladı çocuk ve doğrudan doğruya kamyonun altına girdi ve tekere sırtını yaslayıp öylece minik kalbiyle suçunu düşünmeye başladı. Anne baba yola çıkmış evlerine doğru ilerliyorlardı. Bu sırada kamyon sahibi de bir yere yük almak için evinden çıktı. Her şeyden habersiz olarak kamyona doğru yürüdü ve bindi. Kontak anahtarını çevirdi. Anne baba semtlerine yaklaşmışlardı; ama kamyon harekete geçmişti. Onlar daha eve ulaşamadan ağabey kardeşine ulaşmıştı. Evet kamyon bu küçük bedeni bir teker dönüşüyle ezip geçmişti. Bir şeyi ezdiğini fark eden şoför aşağıya indi ve bir de ne görsün; karşı evin çocuğu kamyonun altındaydı. Büyük bir şok geçirdi adam. Büyük birkalabalık toplanmıştı evin önünde. Bugün iki can gitmişti ve bir üçüncüsü de daha doğmadan göklere uçuvermişti biraz evvel... Anne ve baba evlerinin önündeki bu kalabalıktan kuşkulan-mışlardı. Olay yerinde başlarına geleni anlayınca anne düşüp bayıldı. Onu hastaneye götürdüler. Baba büyük bir telaş içinde eve koştu. Ve küçüğü bağrına basıp öpüp koklamak istiyordu. Bir evladını kaybeden babanın içinde diğerine odaklanan sevgiyi bu derdi çekenler, bu acıyı tadanlar çok iyi bilirler. Ama eve girdiğinde fersiz gözleri bir noktaya dikilmiş çocuğu görünce babanın bütün hayatı sönmüştü. Bütün dünyası yıkılmıştı. Evin içindeki, dıştan akseden ışık bile artık halılara aydınlık motifler örmüyordu. Her şey karanlıktı artık. Her şey zifiri bir renge bürünmüştü. Evet bir cana bedel iki çocuğunu da almıştı işte Allah. Bu bir ikazdı; ama çok pahalı bir ikaz olmuştu onlar için.
BİR CANI ALMAK! ÇOK PAHALI BİR İKAZ...
Doktordu. Günleri hastanede geçiyordu. İki çocuğu ve karısı ile beraber mutlu bir hayatları vardı. Bütün gelirlerini ve giderlerin bu üç, bir de kendi dörtkişiye göre planlamıştı. Böyle planlı yaşamazlarsa bir gün ekonomik sıkıntı çekebilirlerdi.Çocuklarını ve karısını çok seviyordu. Karısı da iyi bir insandı. Hele hele bu iyilik ve güzelliği çocuklarına aşılamaya çalışması, onu bir kuyumcu kadar hassas yapmıştı. Bu böyle giderken,mutlulukları yolundayken bir gün içlerine sıkıntı ateşi düşürecek bir şey oldu. Üç dört aylık hamileydi karısı. Hiç beklenmedik bu haber karşısında ikisi de şoke olmuştu. Bütünplanları, hayatlarının programı altüst olacaktı böylelikle. Bu çocuğu istemiyorlardı. Hayatlarını bunalıma sokacak bu misafirin evlerine ayak basmaması her şeyden daha iyi olacaktı. Bir gece baş başa verdiler ve iyice konuyu derinlemesine konuştular aralarında. Ve karar verdiler onu aldırmaya.Evet ertesi gün gidecekler ve bu işten iyi anlayan bir doktor arkadaşıtarafından üç dört aylık misafirin hayatına son vereceklerdi. Bir sürü bahaneler ve sebepleri bir bir sıraladılar gece boyu birbirlerine. Ve bu işin bitmesi gerektiğine karar verdiler sabaha doğru. İçlerinde bir huzursuzluk olsa da; bu, hayatları boyunca çekecekleri huzursuzluktan daha büyük olamazdı. Evet o sabah beraberce çocuklarını evde yalnız bırakarak doktora gittiler. Onları yalnız bırakmalarının sebebi ise, çok çabuk döneceklerini tahmin ettiklerindendi. Doktor arkadaşı onlara randevu vermişti ve bu işi çok çabuk bitirebileceğini, hiç sıra beklemeyeceklerini söylemişti. Evde yalnız kalan çocukların büyük olanına iyice tembih etmişlerdi kavga falan yapmamaları için.Küçüğü zaten sözden anlayacak yaşta değildi. Evet onlar muayenehaneye ulaştıklarında iki kardeş de iyice oyuna dalmışladı. Hele hele bir de bu oyun büyüğün, babasının ameliyat aletlerini bulmasıyla hareketlenince daha da sevinmişlerdi. Günlerdir yalnız kalmayı özlüyordu zaten çocuk. Küçüğüyle beraber doktorculuk oynamayı, onu ameliyat etmeyi aklına koymuştu nice zaman önce. Ama bir fırsatını bulamamıştı. İşte bugün eline böyle bir fırsat geçmişti. Anne ve babaları dönmeden bu fırsatı değerlendirmeli ve ameliyatı bitirmeliydi. Hatta dikişi bile televizyonlarda gördüğü gibi tamamlamalıydı.Ama onun alnından terleri kim silecekti? Hiç hemşiresi yoktu bu işi yapacak. Olsun; kardeşi bu işi yapardı. Ara sıra alnındaki terleri o silebilirdi.Cerrahi oyunu başlamıştı. Kardeşini ameliyat olması gerektiğine iyice ikna etti ağabey. Sonra eline neşteri aldı. Bir sürü pamuk, tentürdiyot gibi malzemeleri de yanıbaşına koymuştu. Sargı bezi, merhemler hepsi vardı işte kutuda. Dikiş için ip ve iğne bulması gerekiyordu. Bunun için annesinin perdeye geçen gün iliştirdiği ipi takılmış iğneyi aldı ve onu da malzemelerin yanına koydu. Onlar bu işle meşgul iken anne ve baba muayenehanede çocuğu aldırmakla meşguldüler. Çocuk ilk bıçağı kardeşine vurduğu anda, doktor da ilk bıçağı vurmuştu cenine. Sanki aynı anda devam ediyordu ameliyat işi. Bir fark vardı aralarında. Biri biraz sonra iyileşecek umuduyla kalbi atan bir miniğin yaptığı ameliyattı. Diğeri bir daha hayata uyanamayacak ceninin karamsar tablosuydu. Fakat her ikisi de bir feryat odağında toplanıyordu bu işin. Çocuk bıçağı kardeşinin şah damarında gezdirdi. Ve birkaç darbe de oralara vurdu.'Buralarda mikrop olabilir' diyordu durmadan. Biraz sonra kardeşinin bütün vücudu kanrevan olmuştu. Yattığı yer kıpkırmızı bir renge boyanmıştı. Diğer tarafta kürtaj masasındaki annesinin içindeki istenmeyen bebek de ölümün kollarına ulaşmıştı. İki ölüm bir anda oldu. İki can bir anda çıktı. Ama bunu kimse bilmiyordu. Çocuk çok korktu kardeşinin durumundan. Onun çırpına çırpına can vermesi onu oldukça ürkütmüştü. Ama küçük olduğu için ölümün ne olduğunu bilmiyordu. Uyusun diye üzerine beyaz bir çarşaf örttü sonra da. Tıpkı televizyonlarda olduğu gibi. Anne ve baba eve dönmeye hazırlanırken çocuk da yaptığı hatayı biraz hissettiği için evden kaçıp saklanmayı kafasına koymuştu.Saklanmak için en emin yer evlerinin önüne devamlı park eden kamyonun altıydı.Orada kimse onu bulamazdı. Çünkü oldukça sakin bir yerdi bu kamyonun altı. Ara sıra burada arkadaşlarıyla saklanırlar ve ellerine geçirdikleri bir kediyle saatlerce oynarlardı. Bunu hatırladı çocuk ve doğrudan doğruya kamyonun altına girdi ve tekere sırtını yaslayıp öylece minik kalbiyle suçunu düşünmeye başladı. Anne baba yola çıkmış evlerine doğru ilerliyorlardı. Bu sırada kamyon sahibi de bir yere yük almak için evinden çıktı. Her şeyden habersiz olarak kamyona doğru yürüdü ve bindi. Kontak anahtarını çevirdi. Anne baba semtlerine yaklaşmışlardı; ama kamyon harekete geçmişti. Onlar daha eve ulaşamadan ağabey kardeşine ulaşmıştı. Evet kamyon bu küçük bedeni bir teker dönüşüyle ezip geçmişti. Bir şeyi ezdiğini fark eden şoför aşağıya indi ve bir de ne görsün; karşı evin çocuğu kamyonun altındaydı. Büyük bir şok geçirdi adam. Büyük birkalabalık toplanmıştı evin önünde. Bugün iki can gitmişti ve bir üçüncüsü de daha doğmadan göklere uçuvermişti biraz evvel... Anne ve baba evlerinin önündeki bu kalabalıktan kuşkulan-mışlardı. Olay yerinde başlarına geleni anlayınca anne düşüp bayıldı. Onu hastaneye götürdüler. Baba büyük bir telaş içinde eve koştu. Ve küçüğü bağrına basıp öpüp koklamak istiyordu. Bir evladını kaybeden babanın içinde diğerine odaklanan sevgiyi bu derdi çekenler, bu acıyı tadanlar çok iyi bilirler. Ama eve girdiğinde fersiz gözleri bir noktaya dikilmiş çocuğu görünce babanın bütün hayatı sönmüştü. Bütün dünyası yıkılmıştı. Evin içindeki, dıştan akseden ışık bile artık halılara aydınlık motifler örmüyordu. Her şey karanlıktı artık. Her şey zifiri bir renge bürünmüştü. Evet bir cana bedel iki çocuğunu da almıştı işte Allah. Bu bir ikazdı; ama çok pahalı bir ikaz olmuştu onlar için.
BiR ÇiÇEĞİN DUASI
Ey bütün çiçeklerin,bütün bitkilerin,yerin göklerin,ve alemlerin rabbi...
Ben senin yaratığın tohumlardan cansz bir tohumdum bir zamanlar,
Sen bana can verdin.
Dualarm kabul ettin,beni bir çiçek yaptın.
Bana kendi dilediğin gibi bir şekil verdin,renklerle,desenlerle,süsledin
yüzümü,
Bana bir koku sürdün,koklayanı mest eden
Güzellerden bir güzel yaptn görenlere gösterdin,
Senin verdiğin cazibeyle kuşları böcekleri çağırdım kucağıma....
Dayanamadlar koştular...
Onlara senin rahmet çeşmelerinden şerbetler sundum,
Senin izninle
Birbirimize güldük,birbirimize sarldk,el ele kucak kucağa sana
şükrettik,seni zikr ettik günler boyunca nice kuşlar nice böceklerle tanıştm
böylece...
Hepsiyle mutlu beraberliklerim oldu.
Nihayet'min kulun gördü,
Yanımdan ge birgün...
Beni bir müçiyordu,beni fark etti,durdu,geri döndü,eğildi
Yüzüme baktı uzun uzun önce gözleriyle,sonra elleriyle okşadı kokladı
kokladı...
''Ne güzel yaratılmış! '' dedi sesizce.
işte o an niçin var olduumu anladm.
Melekler sardı etrafmz anszn,
imrenerek seyrettiler olup biteni...
Görmediği Rabbine görmüş gibi inan bir insann yücelişini gördüler.
Ve her şeyi en ince ayrntısıyla kaydettiler...
Çekilen resimlerde ben de vardm...
Ey dualar cevap veren Rabbim,
Ben cansz bir tohumdum...
Dualarm kabul ettin güzel bir çiçek oldum.
Senin kudretinle canlandm,
Senin sanatınla süslendim,
Senin lütfunla güldüm...
Şimdi bir duam daha kaldı mahşere sakladm;
' ' BEN GÖREN GÖZLERİ ATEŞTE YAKMA,YA RABB ! ' '
BİR ÇOCUĞUN MELEĞİ
Bir zamanlar Dünyaya gelmeye hazirlanan bir çocuk varmis. Bir gün tanriya sormus : -Tanrim beni yarin dünyaya gönderecegini söylediler, fakat ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki orada nasil yasayacagim?Tüm meleklerin arasindan bir tanesini senin için seçtim. O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak.Melegin sana her gün sarki söyleyecek ve gülümseyecek.Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksin.PEKIII! Insanlar bana birsey söylediklerinde dillerini bilmeden söylenenleri nasil anlayacagim?Melegin sana dünyada duyabilecegin en güzel, en tatli sözcükleri söyleyecek, sana konusmayi dikkatle ve sevgiyle ögretecek.-Peki TANRIM, Ben seninle konusmak istersem ne yapacagim? Melegin sana ellerini açarak bana dua etmeyi ögretecek.Dünyada kötü adamlar oldugunu söylüyorlar, beni kim koruyacak?Melegin seni kendi hayati pahasina dahi olsa daima koruyacak. Fakat ben seni bir daha göremeyecegim için çok üzgünüm. Melegin sana sürekli benden söz edecek ve bana gelmenin yollarini sana ögretecek. ....O sirada CENNETTE bir sessizlik olur ve dünyanin sesleri cennete gelmeye baslar. Çocuk gitmek üzere oldugunu anlar ve son bir soru sorar.TANRIM, eger gitmek üzere isem lütfen çabuk söyle benim melegimin adi ne? Meleginin adinin önemi yok yavrum, sen onu ANNE diye çagiracaksin
BIR GENC KIZIN IMANI
Amerika'da universite son sinif ogrencisiyim. Sinif arkadasim Mozambik'li musluman bir genc vardi. Simsiyah cehresinde, bembeyaz goz aklari ve piril piril disleri o kadar tipik parliyordu ki insan elinde olmadan suratina bakiyor bir muddet. Adi Ziyad'di.Fakultede okuyan, Amerikali, soylu bir ailenin kiziyla konusurk nasil oluyorsa, Islamiyetten bahsediyor. Ailesi koyu Hiristiyan Ziyad'in da yardimiyla Islamiyeti arastiriyor Elhamdulillah! Genc kiz, Ziyad ve benim huzurumda musluman oldu.Musluman olan bu hanim kiz, hemen olmasa da, dinin emirlerini yavas yavas ogrendikce, namaz kilmaya ve kilik kiyafetini dinin emrine gore degistirmeye basliyor
. Ailesi, kendi oz evladina oyle bir baski uyguluyor ki, hayati bir anda karariyor. Annesine, babasina kac defa anlayisli olmalarini soyluyorsa da ikna edemiyor gormek istemiyoruz." diyorlar kiza. Diana bu baski altinda ne kadar yasayacagini dusunuyor. Dininden vazgecmesi hic mumkun degil. Tek care kaliyor. Kendine yeni bir hayat aramak. Derken, bir gun okul cikisinda yanima yaklasti. Yuzu alev alev yaniyor gibiydi.Kipkirmizi. Boynunu bukup dedi ki: Durumum boyle, boyle. Musluman bir hanim olarak, hem bu anlayissiz ailenin yaninda kalamam, hem kendimi koruyamam. Sakin yanlis anlama! Allah'in ve Sevgili Peygamberin hatirina yemin ederim ki,baska bir maksatla degil, sadece bu guzek dinimi yasayabilmem icin soyluyorum. Beni koruman altina alir misin? Hanim olarak kabul eder misin?..."Beynimden vurulmusa dondum. Ailem geldi gozumun onune. Isın garip tarafi nisanlim geldi. Sasirdim kaldim. Diana ise, yikilmis benden cevap bekliyordu."Allah'im ne yapsam? Sirf dinini koruyabilmek icin, benimle guzel bir Amerikali kiza ne cevap verebilirdim?" Kekeledim haliyle: Sey. Aslinda, yani ben memlekette evliyim Olabilir. Ben baska bir istekte bulunmuyorum., beni hanimliga al yeter! Ben size ve hanimina hizmetci olayim. Yeter ki dinimden kopmayayim.Uuffff. Kafam allak bullak. Ne yapsam? Dudaklarim kurudu. Boncuk boncuk terlemeye basladim. Benim bu halime oyle kahroldu ki Diana,inanin yerim dibine girdim."Bana 1-2 gun musade et! Memleketime telefon acip, birseyler sorayim..." gibi kacamak cevaplar verdim. O gece gozume uyku girmedi.Nihayet soz verilen zamanda, Diana'ya yalan soyleyerek (Bunu ifade ederken kahroluyorum) dedim ki: "Kusura bakma. Ailem izin vermiyor..."Inanin, o genc musluman kizin gozlerinden, yanaklarina akan damlalar, beni vicdan denizinde boguyordu.O iffet misali Diana, son care olarak Mozambik'li Ziyad'a gidip diyor ki:Ne olur, durumum boyle boyle. Dinimi koruyabilmem icin, ailemin agir baskisindan kurtulabilmem icin, beni himayene al! Hanimliga kabul et. Sana ve hanimina hizmetci olayim ne olur?...Aldigi cevap enteresan. "Ne demek hizmetci olmak. Ben onun hizmetcisi olayim."Nikah kiyilip, Diana isim degistirerek Zaynep adiyla, Ziyad'in ikinci hanimi oluyor. Dini ugruna, hem de evli bir adama hizmetci olmaya razi olacak sekilde evlilik teklifi yapan Zeyneb'i,fedakarliginin karsiliginda Ziyad'in hanimi el ustunde tutuyor. Ne diyeyim, onlar kazandilar, ben ise kaybettim.
Yazan. C.N. USA dan
BİR SEVGİ EYLEMİYLE HARCANMAMIŞ
BİR GÜN KAYBEDİLMİŞ BİR GÜNDÜR
Sevmek için o kadar fırsatımız olmasına karşın dünyada o kadar az sevgi vardır ki. İnsanlar yalnız ağlamakta, yalnız ölmekteler. Çocuklara kötü muamele edilmekte, yaşlılar son günlerini sevecenlik ve sevgiden uzak geçirmektedirler. Sevgi gösterisine bu kadar çok ihtiyaç olan bir dünyada,yaşamımızdaki insanlara sadece sıcak bir kucaklama yada uzatılan bir elden daha karmaşık olmayan bir hareketle yardım edecek büyük bir gücümüz olduğunu,anlamak çok önemlidir. Avila'li Teresa şöyle yalvarmaktadır: "Pek çok sevgi eylemine alıştırın kendinizi, çünkü bunlar ruhu tutuşturur ve eritir." Dünyayı daha iyi, daha sevgi dolu bir yer yapmak için neler yaptığımızı düşünmek için en uygun zaman günün sonudur. Geceler boyunca aklımıza hiç bir şey gelmiyorsa dünyayı daha iyiye doğru nasıl değiştirebileceğimizi düşünmek için de uygun bir zamandır bu. Öyle çok büyük boyutlu şeyler yapmamıza gerek yoktur; var olan basit şeyler üzerinde bir şeyler yapmak da yeterlidir: Etmediğimiz bir telefon,yazmayı ertelediğimiz o not, takdir etmediğimiz o iyilik. İş sevgiyi vermeye gelince fırsatlar sonsuzdur ve bunu hepimiz yapabiliriz. SEVGİ ANLAYIŞLA YAŞAR Anlayış karşıdakinin görüşünü anlamaktır. Başkalarına kendine davranılmasını istediğin gibi davran kuralı,anlayışın bir örneğidir. Bu, kişisel ilişkilerimizi güçlendirmeye yarayan çok kuvvetli bir insan huyudur.Anlayış, başkalarının görüşünü kabul etmemiz gerektiği demek değildir. Sadece onu anlamaya çalışmaya hazır olduğumuz demektir. Herkesin, bizimkilere uymayan,kendileri için geçerli olan kendi deneyimleri olduğunu kabul etmedikçe, bunu yapamayız. Herkesin dünyayı bizim gibi görmesini bekleyemeyiz. Gerçek anlayış,ancak kendi dışımıza çıkabildiğimiz ve nesnelerin öteki insanlara nasıl göründüğünü anlamaya çalıştığımız zaman gelecektir. Pek çok kere ilk görüşte kolaylıkla umursanmayacak ve unutulacak insanlara rastlamışımdır. Ancak, onlar hakkında daha çok bilgi edinmek için zaman >ayırdığımda hemen hemen her zaman onların davranışlarını kabul edebilir >bulmuşumdur. Bu da bana olumsuz önyargılarımın çoğu zaman ne kadar yanlış olabileceğini öğretmiştir.Anlayış bir huy haline dönünce, artık o anın tutkusunun esiri değilizdir ve sevme yeteneğimiz sınırsıza ulaşacaktır. GÜÇLÜKLERİ SEVGİYLE YENMEK Karşılaştığımız güçlükler eylem gerektirir. Sevgi eylemi çözüm getirir. Sevgimizin gücü, sorunlarla ve düş kırıklıklarıyla nasıl başa çıktığımızda kendini gösterir. Yaşamımızda her şey güzelce akıp giderken hoş ve olumlu olmak kolaydır. Ama yaşamın akışı değişip de geçici olarak bizi güçsüz bırakırsa, o zaman gerçek gücümüz ortaya çıkar. Sevgi bize "Neden ben?" diyerek zaman kaybetmemeyi,onun yerine, "Şimdi ne yapmalı?" demeyi öğretir.Birinci soru gereksiz ve anlamsız bir çatışmaya götürür, ama ikincisi kendine acımanın ve anlamsız suçlamanın yükünü taşımayan bir eylemi akla getirir.Eğer sevgi varsa, güçlükler bozulan ilişkilerin nedeni değildir. Aslında bu durum bizim değişip ayakta >kalmamızı sağlar.
LEO BUSCAGLIA
BİR ŞİİR VE BİR AŞK HİKÂYESİ
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar.. Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine dondu.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu.. Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canim, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce.. Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sende gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.." "Mutluluk iste bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde,ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yan yana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı,sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken -o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydi ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu k i.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç sac teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.." Hayır, aramayacaktı.. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, birazda gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu.. Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu iste.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında.. Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan .. Kız, Necip Fazıl ' ın dört satırını okurken..
"Ne hasta beklerdi sabahı
Ve ne genç oluyu mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. Oda heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, bende senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de su anda, onu terk etmem için bir sebep yok." "O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden.. Yıllarca sonra Levent'in söyleyeceği şarkıda ki Sezen 'in sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk onurlu olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi..Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiği.. Bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu.. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.." "Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı.. "Yaaa!.." Cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi.. "Bu da sonu onun.." Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını?. Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yasayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? Delikanlı bu soruların yanıtını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, delikanlı, bendim