HİKAYE
ANNEYE DUYULAN HASRET…
Bir çocuğun dünyasında anne ne kadar önemlidir hiç düşündünüz mü? Herhangi bir insan değildir anne onun için. Ekmek, su gibi gereklidir hayatında, vazgeçilmezdir. Gemiler nasıl limanlara sığınırlarsa, çocuklar da annelerine sığınırlar en çaresiz ve yapayalnız kaldıkları anlarda. Çocuğun nazik ve naif ruhu yalnız anne sevgisi ile durulur ve huzur bulur. Yüce yaratıcı doğumundan ölümüne kadar muhtaç kılmış çocuğu anneye. Yetmişine gelse de insan, yine atamaz anneye olan özlemini ruhundan. Muhtaçtır hep, onu arar gözleri. Ananın çocuğuna duyduğu sevgisi başkadır, Hiç kimse onun gözüyle bakamaz çocuğuna, hiç kimse paylaşamaz onun hislerini ve duygularını. Sevgisi o kadar büyüktür ki sığmaz deryalara, Ummanlara. Velhasıl en süslü kelimeler bile anlatamaz bu hali, sadece yaşanır ve öğrenilir. Bir çocuk için belki de en acı anıdır annesini kaybetmesi. Dünya artık yaşanmaz gelir ona. Sığmaz çağlayan ruhu artık hiçbir kalıba. Tükenmiştir o, kaybettiğinden ötürü en büyük sığınağını. Anlatamaz derdini kimseye, haykıramaz çaresizliğini, umutsuzluğunu, mutsuzluğunu. Yaşarken belki de tam olarak anlayamadığı nimetin kıymetini kaybedince nasıl da anlamıştır. Ama geri getiremez ki onu. Dönüşü için dünyaları vermez miydi sanki? Ama gelmeyeceğini çok iyi anlamıştı artık. İşte on iki yaşında olan Ahmet'in hikâyesi.
Gününü hatırlamıyorum ama sene 1988, soğuk bir mart ayı idi. Fatma Hanım son çocuğu Ahmet'in doğumundan sonra yakalanmıştı, kendisinin de bir türlü bilemediği ve keşfedemediği hastalıklara. Gitmediği doktor ve çalmadığı kapı kalmamıştı. On iki yıldır kurtulamadığı hastalıklar kendisini en sonunda bu noktaya kadar getirmişti. Sanki ömrünün son günlerini yaşadığının o da farkındaydı. Son bir kurtuluş ümidi olarak kaldırmışlardı onu Adana Tıp Fakültesi Hastanesi'ne. Soğuk bir mart günü. Aslında o da biliyordu bunun bir çare olmadığını ve çoğu kez zorla aldığı abdestle oturarak kıldığı namazlarda ve dermansızlıktan eğilmiş elleri ile yaptığı dualarda artık bu yorgun bedenin dünya yükünü fazla taşıyamayacağını ve ancak ahirette huzur bulacağını mırıldanırken Rabb'ine. Zaten gün görmemişti ki kendi tabiri ile hep çileli geçmişti hayatı." Belki ahirette Rabbim bakar bu günahkâr yüzüme" diyordu. Tek tesellisi bu kalmıştı. İnançlıydı hem de çağımız insanının beğenmediği, "koca karı inancı" dediği inançla, gönülden tereddütsüz bir şekilde inanıyordu Rabb'ine.
Çocuklarına adamıştı kendini. Kızları baş-göz etmişti ama oğlanlar ne olacaktı. Hele en küçükleri Ahmet "kimlerin eline düşecek bu çocuk" en çok da onu sorun ediyordu kendine. Hastanede yattığı günler kendi hastalığından çok Ahmet'in halinin ne olacağı sorunu sarmıştı kendisini. Kocasına rica ediyordu "lütfen Ahmet'imi getirin yanıma, onu görmek istiyorum". Bu acı ısrarlara dayanamayan kocası Duran Bey "olur" dedi.Duran Bey, yedi yaşında üç kardeşiyle birlikte babadan yetim kalmış, analarının şefkat şemsiyesi altında, bin bir türlü eziyet ve sıkıntı içinde büyümüş ama kimseye muhtaç olmamış, dini bütün, çalışkan ve kanaatkar bir ayakkabı tamircisiydi.Kilis'in tabiri ile ' köşker'. Zaten eşinin hastalığı, kısıtlı imkânlara sahip aileyi iyice yıpratmıştı. Duran Bey ne yapacağını şaşırmıştı. Bir sürü borcun altına girmiş çok sevdiği Fatma Hanımı biraz daha yaşatabilmek için çabalıyordu.Kilis'e gelen Duran Bey apar topar Ahmet'i alıp Adana'ya götürdü. Ahmet oldu bitti sevemediği, ilaç kokan, acı kokan ve iniltilerin hiç eksik olmadığı, bitmek bilmeyen ince uzun koridorlu hastanede annesinin kaldığı odaya geldi. Belli ki annesi artık tükenmişti. Konuşacak hali bile kalmamıştı. Bir süre anneyle oğul bakıştı. Ahmet ne yapacağını bilmiyordu.Çaresiz bir haldeydi, böyle görmemeliydi annesini. Anneyle oğlun birbirine bakışmaları hallerini anlatmaları ve anlaşmaları için yetiyordu. Yüce yaratanın ihsan ettiği, anneyle evladı arasındaki elektrik bu olmalıydı herhalde. Ahmet annesinin başucuna geldi. Annesi Ahmet'in küçük ellerini tuttu ve öpmeye başladı.Hayatı hep burukluk ve eziyetle geçmiş olan Duran Bey bu manzara karşısında gözyaşlarını tutamadı ve ağlamaya başladı. Küçük çocuk ellerinin niçin öpüldüğünü bilmiyordu bile. Ama bir anne için bu çok büyük bir anlam taşıyordu. Yavrusunun kokusu ve ona dokunması ona büyük bir haz ve huzur veriyordu. Fatma Hanım hâlâ Ahmet'in ellerini öpüyor ve gözlerinden inci gibi yaşlar dökülüyordu. Annenin evladına duyduğu sevgi böyle olurmuş meğer. Kelimeler olmadan da sevgi ifade edilirmiş. En süslü konuşmalar bile bu harika manzara karşısında aciz kalırdı herhalde. Hani "bazı şeyler anlatılmaz, yaşanır" derler ya büyüklerimiz demek boşuna söylememiş bu sözü. Hüzünlü buluşmanın ardından baba Duran Bey "ölecekse de evinde, çocuklarının yanında ölsün" diyerek Fatma Hanımı hastaneden çıkarmaya karar verdi. Ahmet bu olaylar karşısında belki de çok bir şey anlamıyordu ama hayatından bazı şeylerin çıkıp gideceğini hissediyordu. İleride bunun ne denli hüzünlü ve acı bir olay olduğunu anlayacak ve kahrolacaktı, o zaman anlayamadığı için.
Duran Bey, hastaneden çıkardı Fatma Hanımı doktorlar her ne kadar çıkmaması gerektiğini söylese de ve kıt imkânlarla tutulan bir taksinin arka koltuğuna yatırılan Fatma Hanım sabahına evine getirildi. Ve kendisi için hazırlanan kanepeye yatırıldı. Fatma Hanım konuşmaya takat getirince "beni Hasan Doktora götürün" diyordu. Doktor Hasan Bey, Kilis'in gönlünü fethetmiş, fakir ve gariban babası olarak bilinen oldukça tecrübeli bir doktordu. Fatma Hanım onun hep her şeyi bileceği inancındaydı. O kendisine her şeyin doğrusunu söylerdi. Son bir ümit diye Hasan Beyin yanına götürdüler ve hastasını çok iyi bilen Hasan Bey muayene etmeden Fatma Hanımın halini görür görmez teşhisini koydu;"evine götürün yatsın, Allah'tan ümit kesilmez ama üç beş güne çıkmaz" dedi gözleri çökmüş ve elleri nasırlaşmış kocası Duran Beye. Yalnız bunu Fatma Hanım duymadı. Eve alıp getirdiler. Bütün sevenleri gelip Fatma Hanımı belki de son bir kez görmek istiyorlardı. Fatma Hanım eşi dostu çok olan, mert, akıllı, okuma yazması olmadığı halde tek başına her yere giden ve gezen, zeki ve dost canlısı bir kadındı. Henüz kırk beş yaşındaydı.
Büyütmesi ve terbiye etmesi gereken on iki yaşında bir oğlu vardı. Ahmet. Onu kimlere emanet edecekti. Onu kendisi gibi sevebilir, koruyabilirler miydi acaba? Hiç yanından ayırmazdı ki onu. Şimdi nasıl bırakıp gidecekti. Bu çocuğun ruhunda açılacak olan büyük yaraları kim saracaktı. Bu çocuğun kanadı kırılmayacak mıydı? Bu yavrucak kime anne diyecekti? Sıkıldığı, bunaldığı anlarda kime sığınacak, yardıma ihtiyacı olduğu zaman kimden medet umacaktı bu çocuk? Annesiz büyümek, onsuz hayata atılmak ve bir ömür annesiz yaşamak ne kadar acı olacaktı? Kim bilir? Diğer çocuklar annelerine "anneciğim" dediklerinde Ahmet hep hüzünlenecekti, boynu bükülüp, gözleri buğulanıp, kalbi hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. O zaman henüz bunların farkına varmayan talihsiz çocuk çok daha sonraları annesiz yaşamanın verdiği acıyı hatırladıkça gözleri yaşaracak ve ağlayacaktı, kimsenin görmediği tenha yerlerde.
8 Nisan 1988 Cuma sabahı, namazdan sonra saat 6:30 suları ve Fatma Hanımın başında duran kızları ve kız kardeşlerinin ağlama sesleri biraz daha yükselmeye başladı. Azrail o saatlerde küçük bir çocuğu yetim bırakmak için gelmişti sanki. Ahmet diğer odanın kapısından annesinin o son hallerine bakıyor belki de işin ciddiyetinin ve vehametinin farkına varamıyordu. O anları bir kamera gibi belleğine kaydediyordu ve hep hatırlayacaktı hayatının bu en acı anlarını. Elbette ölümü duymuştu ama mahiyetini henüz kavrayamıyordu. Annesini her halde bir daha göremeyeceğini tahmin ediyordu ve Fatma Hanım gözlerini bir yere odaklamıştı, Ahmet'e bakıyordu, sadece oğluna, ciğerparesine. Artık son bakışlardı bunlar. O göreceğini görmüştü, sanki Allah'ın nuru inmişti Fatma Hanımın yüzüne. Ümmi fakat inancı sağlam bir kadındı. Hasta haliyle bile ibadetini yapardı. Oturarak kılardı namazlarını, hiç unutmadı Rabb'ine olan borcunu.
Korkardı cehennemden. An geldi, Fatma Hanım oğluna son kez baktıktan sonra bir meleğin uykuya dalışı gibi son nefesini verdi ve fani dünyaya gözlerini kapadı. Bağrışmalar başladı, herkes ağlıyordu ve belki de herkes ağlıyor diye Ahmet de ağlamaya başladı. gerçek bir ağlama değildi sanki bu. Daha çok elinden oyuncağı alınan bir çocuğun ağlaması gibiydi. Çünkü olayın vehametini hala bilmiyordu Ahmet. İleride anlayacak ve o zaman gerçekten ağlayacaktı ve kahrolacaktı.
Anne meğer ne kadar kıymetliymiş. O olmadan olmuyormuş hayatın tadı ve anlamı. Bir şey devamlı eksik kalıyormuş insanın hayatında. Sevinçlerini gönülden paylaşacak bir anneye ihtiyacı varmış çocuğun büyüse bile.Ne güzel söylemiş şair:
Ana başta taç imiş,
Her derde ilaç imiş,
Bir insan pir olsa da,
Anaya muhtaç imiş.
Ama şunu anladı Ahmet, anne bir çocuğun sağ kolu ve kanadıymış. Eğer onu alırsa yüce yaratan çocuğu sakat ve eksik bırakmaz kendisi geçermiş o kol ve kanadın yerine ve hep yardım edermiş yetimlere. Yüce yaratanını bu inancından dolayı hep yanında buldu Ahmet. Annesi yoktu ama Allah ona sanki annesi olan çocuklardan çok daha fazla yardım ediyordu. Bunu hissetmişti Ahmet. O yüzden ne isterse Rabb'inden ona çarçabuk verdi yaratan hem de hayırlısından. Hiç üzmedi onu. Hayırsız isteklerini nasip etmedi ona. Ahmet de daha sonraları farkına vardı zaten bunun. Annesi Allah'a emanet etmişti onu.Öyle de olmalıydı zaten. Yüce Allah'tan daha iyi kime emanet edebilirdi ki yavrusunu.O ne güzel emanetçiydi, insanın gözünü arkada bırakmazdı. Yetimin anne sevgisi ve hasretiyle çarpan gönlü yüce Allah'ın sevgisiyle dolmuştu artık. Bu bir nebze de olsa anne hasretini dindiriyordu. Sonra inanıyordu kendisini hiç bırakmayan yüce yaratan bir gün onu mutlaka ama mutlaka kavuşturacaktı annesine, hem de dünyadan çok daha güzel bir yerde. Bekle beni anne geleceğim bir gün yanına, bitecek bu hasretimiz, kavuşacağız bir gün elbet. Bekle beni anneciğim,bekle beni…